Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesinden: Osmanlıda Cadılar, Zombiler ve Vampirler — NelerOlduNeler
Tarih Kategorisi için tarafından 29 Temmuz 2017 tarihinde yayınlandı.

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinden: Osmanlıda Cadılar, Zombiler ve Vampirler

Evliya Çelebi, 17. yüzyılda yaşamış olup, tarihimizin en önemli şahsiyetlerinden biridir. Osmanlı imparatorluğunun en karışık dönemlerinden birinde başkent İstanbul’da dünyaya gelen Evliya Çelebi, 71 yıllık ömrünün 51 yılını diyar diyar gezerek geçirir. Seyahati sırasında 257 şehir, 6 padişah ve 7 iklim deviren Evliya Çelebi bu anılarını 10 cilt 4 bin sayfalık olan “Seyahatname” adını verdiği eseriyle ölümsüzleştirir. Gezilerine başlamasına vesile olan hikaye de bir o kadar ilginçtir. Çelebi seyahatlerinin sebebini gördüğü bir rüyaya bağlar. “Rüyasında İstanbul’da Yemiş İskelesi civarındaki Ahi Çelebi Camii’nde kalabalık bir cemaat ile birlikte Hz. Muhammed’i görür. Tam bu sırada heyecana kapılır ve ‘Şefaat Ya Rasulullah’ diyeceği yerde  ‘Seyahat Ya Rasulullah’ der. Bunun üzerine Hz. Muhammed, Evliya Çelebi’ye tebessüm ederek şefaati ve seyahati de müjdeler.” Böylece seyahatlerinin bahanesi bu olur.

1-) Çerkez cadıların savaşı

Evliya Çelebi, hicri 1076 şevvalinin 20. gecesi Hatukay Çerkez diyarının 300 küsur haneli Pedsi köyünde cadıların gökyüzündeki savaşına şahit olur. Zifiri karalık  bir gecede yıldırımlar aniden kıyametler gibi kopmaya başlar. Ortalık Çerkez kadınların nakış işleyebilecekleri kadar aydınlanır.

Bu ilginç olaydaki tersliği farkeden Evliya Çelebi civardaki Çerkezlere sorup, “Vallahi yılda bir defa böyle karakoncolos geceleri olur. Çerkez oburları (cadıları) ile Abaza oburları göklere uçup ceng-i azim ederler, vuruşurlar.” cevabını alır. Sonra da dışarı çıkıp korkmadan seyretmesi söylenir.

Yetmiş, Seksen kişiyle birlikte dışarı çıkan Evliya,  büyük ağaçlar, küpler tekneler, hasırlar araba tekerleri, fırın söykeleri ve daha nice benzer eşyalara binmiş Abaza cadılarıyla, at ve sığır leşlerine, deve ölülerine binmiş, ellerinde yılanlar, at deve kelleleri olan Çerkez cadılarının savaşa tutuştuğunu hayerler içerisinde  görür.

Tam 6 saat süren bu vuruşmada kulakları sağır eden bir gürültü ortalığı kaplar. havadan yere keçe, sırık, küp, Tekne, kapı gibi eşya parçalarıyla, araba tekerleri, en nihayet at, insan ve sair hayvan uzuvları yağmaktadır.  7 Abaza oburu ve 7 Çerkez oburuyla sarmaşıp yere düşerce, Çerkez cadıları hemen 2 Abaza cadıyı kanlarını emerek öldürür ve ölülerini ateşe atarlar.  Horozların ötmesiyle biten savaşın ardından oburlar (Cadılar)da  giderler.

Evliya böyle hikâyelere dair gayet “münkir” olduğunu fakat kendisiyle birlikte bilcümle zevatında bunu görüp hayretler içinde kaldıklarını belirterek, ahalinin de 40–50 yıldan beridir bu denli şedid bir “Karakoncolos gecesi” görmediklerini söyler.

2-) İnsan kanı içen cadılar (zombiler)

Evliya Çelebi anlatılanlara göre bu diyarda karakancolos gecelerinde ortaya çıkan ve insan kanı içen cadılar olduğunu da yazar. Halkın Evliya’ya anlattığına göre, bazı gecelerde cadılar musallat oldukları kişinin kanını içip hasta etmektedirler.

Eğer kanı içilenin kimsesi yoksa yatağa düşer ve ölür. Varsa, hasta yakınları bir “Cadıcı” ile mezarlıkları dolanıp cadının çıktığı, toprağı eşilmiş mezarı ararlar. Bulup, mezarı kazıdıklarında adamın kanını içtiğinden gözleri kan çanağı misali “pörtlemiş” cadı leşi teşhis edilir.

Bu halde, cadı hemen mezardan çıkarılarak “göbeğine” uzunca böğürtlen kazığı çakılır. Hayattaki başka bir cadının ruhu bu bene de hulul etmesin (geçmesin) diye de ateşte yakılır. Allah’ın emriyle cadının sihri batıl olup, kanı emilen adam tez vakitte şifa bulur.

3-) İnsan kanı içen cadılar (vampirler)

Yine Evliya Çelebi’nin anlatılanlardan naklettiğine bu diyarlarda yaşayan cadılarda vardır ki halkın arasında gezer de bilinmez. Fakat vakti zamanı gelip kudurunca, tuttuğu birinin kulağı arkasından kadını emer. Adam gün be gün hasta olur. Derhal akrabaları bir “Cadı Üstadı” bulup köy, kasabai şehir şehir dolanıp gözleri kan içmekten kan çanağına dönmüş cadıyı aralar ki yakalayıp zincire vuralar.

3 gün 3 gece zincire vurulan cadı, yaptığını ve cadılığını itiraf ettiğinde hemen yatırılıp göbeğine böğürtlen kazığı çakılır. Çıkan kan, kanı emilmiş adamın yüzüne gözüne sürülünce hasta derhal şifa bulur. Cadının leşi de ateşe atılıp yakılır.  Bu cadılık derdi taundan (vebadan) fenadır, Moskof, Leh, Çek taraflarında hayli yaygınadır vesselam.

Dr. Stefanos Yerasimos, Evliya Çelebi’nin Kafkaslara dair bu  anlatısında egzotizminin izlerini aramaktadır. Yerasimos’a göre Osmanlıların Kafkaslardaki hâkimiyetinin kısa sürmüş olması ve yöreye fazla ilgi göstermeyişleri burayı Osmanlılar için egzotik bir iklime büründürmüştür.   Bu nedenle Yerasimos, “havada atlarla uçuşan cadılar”, “cesetlere saplanan kazıklar”, “zincire vurulan vampir hikayeleri” Evliyâ’nın egzotik bir coğrafyaya doğaüstü mit ve efsaneleri yerleştirme ihtiyacından doğmuş olabileceğini sorgular.

Ancak Dr. Başak Öztürk Bitik, söz konusu eser Seyahatname olunca “egzotizm” seçeneğine kolaylıkla evet demenin çok da mümkün olmadığını belirterek; Evliyâ’nın şahit olduğunu söylediği ikinci cadı vakası, Osmanlılar için pek de egzotik olamayan bir mekânda, Bulgaristan’ın bir köyünde gerçekleşitiğinin altını çizer.

4-) Büyücü Kadın

Evliya Çelebi, Rumeli’de (Bulgaristan’da) Çalıkkavak köyünde, bir “kefere” hanesinde konaklamakta ve ateş karşısında istirahat etmektedir. Kapıdan içeri saçı başı dağınık, çirkin yüzlü, yaşlı bir acuze kadın girer. Çekinmeden gelip ateşim başına oturur ve  kendi lisanında küfürler savurmaya başlar.

Evliya, önce dışarıdaki adamlarının kadını kızdırmış olabileceğini düşünür ve çağırtıp sual ettiğinde, “Haşa bir şeyden haberimiz yoktur.” cevabını alır. Sonra bu acuzenin etrafına kızlı erkekli 7 çocuk gelip onlar dahi ateşin etrafını saralar ve hep birlikte “çağıl çağıl” Bulgarca konuşmaya başlarlar. Evliya ise “ne garip temaşa’dır.” diyerek bunları seyre koyulur.

Gece yarısı olunca çıkan gürültü ve patırtılar Evliya’yı uykusundan hoplatır. Evliya, acuze kadının kapıyı açıp içeri girdiğini ve ocaktan aldığı bir avuç külü fercine sürdüğünü görür. Sonra küle bir efsun okuyarak ocak başında yatan bu 7 çocuğun üzerine saçar.  Yedisi birden iri piliçlere dönüşerek “civ, civ, civ” demeye başlarlar. Hemen elinde kalan külleri kendi başına serpince o an büyük bir tavuğa olup “guruk guruk” diyerek kapıdan çıkarı çıkar. Piliçler dahi ardı sıra çıkarlar.

O an Evliya, “Bre oğlan!”diye feryat ettiğinde, adamları hemen koşup gelirler ve burnundan kan boşladığını görürler.  Evliya ise onlara, “Bu ne haldir bre, dıaşrı çıkın bakın hele bir gürültü kopuyor.” der.

Dışarı çıkan adamlar görürler ki, tavuk ve piliçler atlar arasında gezinmekte, atlar ise birbirleri üzerine yarışıp kendilerini helak etmektedirler. Köydeki “kefereler” ise durumdan haberdar olup, gelip hemen atları bağlarlar. Cadı ve tavuklar ise bir tarafa gider.

Bundan sonrasını Evliya’nın adamı şöyle anlatır; “Bir baktık ki bir kefere, zekerini çıkarmış tavukların üstüne sepe sepe işemektedir. O an sekiz tavuk ben-i adem (insan) olup, biri yine ihtiyar acuze oldu. İşeyen kefere ve sair kefereler acuze kadını ve çocukları kollarından tutup döve döve bir tarafa götürdüler. Ardı sıra gidip baktık ki meğer vardıkları yer kilise imiş. Hatunub papaza teslim edip, papaz okuyup üfleyerek “afaroz-u mandolos” eyledi.

Evliya anlatısına şöyle devam eder; “Bu olay üzerine adamlarım yemin verdiler. Antepli Müezzin Mehmet Efendi ve adamları, mataracıbaşı ve adamları hepsi bu olayı görüp tavuğun insan olduğuna şahit oldular.” dediler.

O gece sabaha kadar korkumdan veya kanımın hareketinden burnumun kanı dinmedi. Ta vakit sabah olduğunda kandan kurtuldum. Sonra müezzin ve mataracının adamlarını çağırıp sordum. “-Vallahi akşam tavukların üzerine o Bulgar kefere işeyince tavuklar insan oldu. İsterseniz getirelim.” dediler. Ben de “Canım, haydi getirin.” dedim.

Gelen Bulgar gülerek, “Beyzadem, o kadın başka bir soydur. Yılda bir kere kış geceleri öyle karanlıkta karakoncolos olurdu. Ama bu yıl tavuk oldu. Kimseye de zararı yoktur.” der ve gider.

İşte bu hakir mezkûr Çalıkkavak’ta böyle bir hadiseye tanıklık edip, aklım başımdan gideyazdı. Ve Çalıkkavak Balkanı’nın hâli ahvâli budur.” “Hüdâ hıfz ede.” diyerek anlatır.

5-) “Kırım yolculuğundan dönerken Tatar Büyüsüne uğradık.”

Harap viran köyler beldeler geçip, yılan, çıyan ve kargalara mesken yıkık kaleler aşan Evliya Çelebi ve beraberindekiler bu kez Tatar vilayetinden İstanbul’a dönmektedir. Yolda, artık çarşı, pazar, dükkân ve hamamları kalmamış bir zamanların mâmur şehirlerinden geçeler.  Bir su değirmeninden başka ne han ne hamam ne bağ ne de bahçelere rastlarlar.

Hâlbuki der Evliya, “Zaman-ı kadim de bu vilayetler mamur idi. Amma şimdi harap olup, akçe, pul, bağ bahçe ve dahi çarşı pazar eksik kalmıştır. Ahalisi ise ne kafirdir ne müslüman.” Dedikten sonra, “Bu kalelerin bazıları zamanında değerli taşlar ile süslenerek yapılmışlarsa da Tatar eline girdikten sonra sual ne lazım, taş mı kalır? ” diye serzenişte bulunur.

Evliya ve beraberindekiler,  İstanbul yolunda Azak’tan doğru ilerleyip Kuban nehrini geçmek zorundadırlar. Gemi olmadığından nehrin kenarına varıp çadır kurmak isterler, fakat soğuktan donmuş toprağa çadır kazıklarının girmesi bile mümkün olmaz.Bu esnada dehşetli bir rüzgâr esmeye başlar.  Çadırları havaya savurup arabaları baş aşağı eder, atlar öteye beriye koşuşup ortalık bir anda “hercümerç” olur. Yanlarındaki Kırım gazileri “Eyvah çekip” ” Sihre uğradık! ” diye feryat figan ederken Mehmed Paşa mahiyetine muavvizeteyn surelerini (Felak ve Nas) okumalarını emreder ve nihayet rüzgâr sükûnet buldur. Devamını Evliya’dan dileyelim; “Ardından bir köse Kalmuk Tatarı çıka geldi ve Paşa’ya: “Paşa bana zararın dokunmayacağına dair yemin ver. ” der. Paşa da Kuran- ı Kerim üzerine el vurarak yemin etti. Bunun üzerine Kalmuk: Sultanım, sizin başınıza rüzgarı, kızılca kıyameti koyan bendim. Arabaları, çadırları yere vuran bendim ki zira size marifetimi göstermek istedim. Şimdi, eğer bu nehri geçmek istiyorsanız bana bir at, kürk ve yüz kuruş verin yine bir kızıl kıyamet kopartıp nehri dondurur ve  sizi karşıya geçiririm.” Biçâre kalan Mehmet Paşa bu teklifi kabul etti. Ve ona istediklerini verdik. Kalmuk istediklerini alınca ormanın içine doğru yürüdü.”

6-) Kalmuk Tatar’nın sihirleri

Adamın ardından ormanın içine gizlice süzülen Evliya Çelebi, Kalmuk’un yaptıklarını gizlendiği yerden hayretle izliyordu.  Kalmuk Tatarı bir ağacın dibinde def-i hacet edip kıçını yukarı çevirip kar üstünde taklalar atarak bir takım hareketler yaptı. Sonra ellerini yere koyup ayaklarını havaya kaldırıp, necasetini alnına sürerek bir müddet bu şekilde durdu.

Birden doğu, batı ve kuzey taraflarından kara bulutlar toplaşıp, gök gürlemesi ve şimşek ile bir büyük rüzgâr koptu. Kalmuk Büyücüsü, necasetinin etrafında üç dört defa dönüp, eliyle parçalar alıp havaya savurdukça yıldırımlar çakıp kıyametler kopar oldu.

Bu sırada askerler, Paşa’nın emriyle toplaşıp buz kesen nehirden karşıya geçmeye başlamışlardı. Fakat Dîvân efendisi ve mutaassıp birkaç zât ise sihir tesiriyle oluşan bu buzdan geçmeye reddetmişlerdi. Paşanın, geçmelerini emretmesiyle yine de Felak, Nas sureleri ve esmâü’l-hüsnâları okuyarak geçmeye koyuldular. Ancak okudukları dualar sihri bozduğundan buz delindi ve bir kısmı suya düşüp boğuldu.

Bu sırada hızla koşup gelen Kalmuk’lu büyücü ise sihrini bozdukları için başındaki kalpağını yere vurup feryat ü figan bağırarak Paşa’ya ve buz üstündekilere “Arapça” okumadan hızlı hızlı geçmelerini tembih etti.

Bu hikayelerin bizlere düşündürdükleri

Pertev Naili Boratav’a  Halk geleneğinde, birtakım tabiatüstü halleriyle insanların yaşamına etki eden esrarlı varlıklara inanıldığına, fakat bu varlıklar nedense hiçbir zaman iki kişi bir arada iken belirmeyip; insana hep yalnız olduğu zamanlarda, çeşitli kılıklarda göründüğüne işaret eder. Ancak, Dr. Başak Öztürk Bitik bu durumun Evliya Çelebi anlatıları için pek de geçerli olmadığını belirtmekle birlikte üç hikâyede de kendisine bir seyirci grubunun eşlik ettiğinin altını çizer.